8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün ardından pazar tezgâhlarında çalışan kadın esnaflar, çalışma hayatındaki deneyimlerini ve yaşam mücadelelerini Kaleninsesi Gazetesi’ne anlattı. Her biri farklı hikâyelere sahip olan kadınlar, ortak noktalarının emek, azim ve üretme isteği olduğunu dile getirdi.
Çanakkale’de her hafta sabahın erken saatlerinde tezgahın başına geçen emekçi kadınlar, pazarın sadece bir alışveriş yeri değil alın teriyle kurulan bir hayat alanı olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün ardından, kadın esnafların çalışma hayatındaki deneyimlerini sizlere aktarıyoruz.
“Geçinmek için mecburen yapmak zorundayız”
Evlendiğinden beri kendi yetiştirdiği ürünleri satarak geçimini sağlayan B.Y. “20 yaşında evlendim, o günden beri bu işi yapıyorum. Ama çiftçi olarak çok sıkıntı çekiyoruz. Mazot pahalı, gübre pahalı. Bir kârımız yok ama geçinmek için mecburen yapmak zorundayız. Yaşlı bir insanı bu saatten sonra kimse işe götürmez, biz de kendi kendimize başımızın çaresine bakıyoruz” dedi.
Kendi ayakları üzerinde bir hayat

26 yıldır pazarcılık yapan Nejla Sezer, tek başına verdiği hayat mücadelesini şu sözlerle anlattı: “Ben Bayramiçliyim. Bundan 10 yıl öncesine kadar kendi ürettiklerimi satıyordum. Şeftali bahçelerimiz, elma bahçelerimiz vardı. 10 yıl önce Çanakkale’ye taşındım, burada alıp satıyorum şu an.”
Sezer, hiçbir çalışanı olmadan her şeyi kendisinin yaptığını belirterek; “Sabah saat 6’da buraya geldim. Tek başıma hepsini çıkarıp düzenleyene kadar yani tezgahı hazır edene kadar 2-3 saatim geçiyor. Akşam da tek başıma toplanıncaya kadar saat 8 oluyor. Ertesi gün kalkamıyorum artık. Kışın soğuğu var, yazın sıcağı var. Tezgâha insan bulunca farklı oluyor, kendin çalışınca daha farklı oluyor. Bu şekilde iki çocuğa bakıyorum.” şeklinde konuştu.
“Ben doğuştan köy kızıyım”

Her zaman bir şeyler yapıp üretmeye meraklı olduğunu söyleyen 1 çocuk annesi Gülsen Savaşeri, pazarcılığa daha yeni başladığını ifade ederek; “Ben doğuştan köy kızıyım, bu yüzden çiftçiliğin hep içindeyim. Ben evlenmeden önce babam köyde yapıyordu. Şimdi burada pazarcılığa başlayalı 2-3 sene oldu ama ben hep bu işin içindeyim, ağırlıklı olarak daha çok meyve yapıyoruz. Çalışmak, üretmek, başarılı olmak çok güzel bir durum bana göre. Herkes yapabiliyorsa yapsın bir şeyler. İnsanın kendini geliştirmesi çok güzel.” dedi.
“Şu anda patentli marka sahibiyim”

El emeğiyle ürettiği çantalarla bir marka sahibi olmanın mutluluğunu yaşayan Gülcan Özdamar, ‘Teyzosh’ isimli markasının sahibi olma yolunda yaşadığı süreci anlatırken şu ifadeleri kullandı: “Ben çanta yapımına 2010 yılında İstanbul’da başladım ama profesyonel anlamda değildi. 2014'te Instagram satışına başladım. 15-16 senedir yapıyorum bu işi. Ben daha önce dışarıda hiç çalışmadım. Sadece dikiş kurslarına gidiyordum, hep bir şeyler üretiyordum. Dikiş kursunda yaptığım çantalar beğenildi, sonra da arkası geldi. Herkesin yaptığı gibi önce diktiklerimi hediye ediyordum, daha sonra iş büyümeye başlayınca işi ticarete döktüm. İlk sırt çantası siparişi aldığımda hazır bir çantamı söküp onun modeline bakarak yapmıştım, dikiş kursunda sırt çantası dikmeyi öğretmemişlerdi. Ağızdan ağıza dolaştı, öyle bilindim ve evden dikmeye devam ettim hep. Sonra 2016 yılında İstanbul'dan Çanakkale'ye geldik. Burada iş daha fazlalaştı. Burada girişimci kadınlara dahil oldum, birlikte bir yer kurduk, sonra ben ayrıldım oradan. Şimdi eşimle birlikte pazara geliyorum, diktiklerimi getiriyorum. Birbirimize destek oluyoruz. Şu anda patentli marka sahibiyim.”
“Marka almak benim hayalimdi”
Gülcan Özdamar, marka ismine karar verirken yaşananlar hakkında “Marka almak benim hayalimdi. Benim ismim Gülcan, eşimin ismi de Mehmet. O yüzden hep GM Tasarım olsun diye düşünmüştüm ama markayı almaya gittiğimde bu ismin çok fazla olduğunu öğrendim, bizden önce başkası almış. İlk marka ismim Teyzoşun Cicileri’ydi ama marka danışmanım akılda kalıcı bir şey olsun dedi. Aklıma Teyzoş geldi, marka danışmanım büyük düşünmemi ve yurt dışına açılabileceğimi söyleyince sonunu -sh yaptık ve Teyzosh oldu. Şu an yurtdışından da sipariş alıyorum.” dedi.
“Baskı sadece kumaşa yapılır kadına değil”

Geleneksel baskılarla oluşturulmuş kumaşlardan giysi üretimi yapan emekli El Sanatları Öğretmeni Sibel Bozkurt, “Benim başlangıç noktam hep bir şeyleri değiştirip dönüştürmek oldu. Yani şimdikilerin ileri dönüşüm dediği, aslında bizim onu tasarruflu halde kullanmamızdı. Bir de geleneksel kumaşlarımızı, geleneksel bütün baskılarımızla yapılmış her şeyi giyilebilir hale getirmek. Çünkü benim felsefemde baskı sadece kumaşa yapılır kadına değil. Ben kendimi bildim bileli hep değişik şeyler üretiyorum. Kumaşlarımın hepsinin hikayesi var. Yani eski geleneksel el sanatlarında Anadolu motifleri. Şartlar gereği talep olunca satmaya başladık. Yaklaşık 35 yıllık hem üretim hem satış deneyimim var hem de bir sürü öğrenci yetiştirdim.” şeklinde konuştu.

Kadının çocukluğundan itibaren hayatta verdiği emeklerin hiçbir zaman bitmediğini ifade eden Bozkurt, “Her şeyden önce bir insan yetiştirmeye emek veriyor. Bu emeğin karşılığını alıyor muyuz? Son dönemde ne yazık ki özellikle şiddet mağduru çocuklar, kadınlar, hayvanlar… Gelişmesi gereken şeyler var hayatımızda.” diyerek düşüncelerini dile getirdi.
“İki tezgahımın ikisi de mal dolu”

S.Y., kendisi gibi pazarda el emeği ürünlerini satan Sibel Bozkurt ile karşılaştıktan sonra kendisine çok yardımcı olduğunu ifade etti. S.Y., bu süreçteki hayat mücadelesini dile getirirken; “Eşimden ayrıldıktan sonra Sibel abla çıktı karşıma. Bana çok yardımcı oldu. Babet örüyordum, makinada da kendim bir şeyler yapıyordum. Pandemide hepimiz kadınlar birlik olup buradan yer aldık. İki sene Dardanel’e gittim, orası aralık ayında bitti. Şimdi Eceabat’a bağlara gidiyorum. Dün ev temizliğine gittim, şimdi de pazarda kendi ürettiklerimi satıyorum. Bir sene bu tempoda götürmek istiyorum ama nasıl yürüteceğimi düşünmüyor değilim, kollarım kalkmıyor artık. Yarın tekrar bağlara gideceğim. İki senedir yalnız yaşıyorum. Bu şekilde bugünlere geldim, şimdi iki tezgahımın ikisi de mal dolu. Çalıştığım sürece yiyorum, ek gelirim yok. Hem bağ-kurumu yatırıyorum hem annemlerin de desteğiyle aldığım arabanın kredisini ödüyorum, borçlarım oluyor. Seneye Allah nasip ederse emeklilik dilekçemi vereceğim ama pazarı da bırakmayacağım. İnsanın isteyince yapamayacağı hiçbir şey yok. Kendi önüne bakarsan, kimseyle uğraşmazsan Allah yardımcı oluyor.” dedi.
“30 yıldır balık satıyoruz”

Eşiyle birlikte yıllardır balıkçılık yapan Türkan Yavaşçalı, “Biz balığa başlayalı 30 sene oluyor. 30 yıldır balık satıyoruz, bütün halk memnun. Biz bu balıkları satın alıyoruz. Taze balık satıyoruz, günlük satıyoruz” şeklinde konuşarak düşüncelerini ifade etti.
Bu işe başlama süreci ile ilgili ise “Eşim çok eskiden askerden geldiğinde balıkçı olmak istedi. Arkadaşının yanında çalışıyordu. Arkadaşının teklifiyle başladık, o gün bugündür balıkçıyız. O geldi, ben de yanımda geldim. İkimiz beraber çalıştık.” ifadelerini kullandı.
Yorumlar
Yorum Yaz